Ne Kadar da Topraktansınız...

 


Ne kadar da topraktanız… Bir avuç toprağa bakınca insan kendini görmeli belki de. Çünkü insanın bedeni topraktan, nefesi Rahmân’dan, yürüyüşü kaderin yollarındandır.

Toprak susar. Üzerine basılır, incinmişliğini dile getirmez. Üzerine düşen yaprağı reddetmez; kendisine atılan taşı da tohumu da bağrına alır. Yağmur iner üzerine, kabul eder. Güneş yakar, sabreder. Gece örter, bekler. Ve vakti geldiğinde, bağrında sakladığını yeniden hayata çıkarır.

İnsan da böyledir. Bazen kendisine söylenen bir sözü yıllarca taşır, bir bakışın ağırlığını ömrüne yük eder, bir vedayı kader zanneder, bir reddedilişi kendi değersizliğinin delili sayar. Oysa insanın içine bırakılan her şey hakikat değildir. Her söz doğru değildir. Her yük sana ait değildir. Her acı senin kaderin değildir. Bazen sana ait olmayan bir karanlığı, sırf sana bırakıldı diye kendi gecen sanırsın.

İşte insan burada toprağı unutur. Çünkü toprak kendisine geleni yalnızca saklamaz; dönüştürür. Ölüyü alır, rahmine koyar. Çürüyeni alır, berekete dönüştürür. Karanlığı bağrında taşır, içinden yeşil bir ışık çıkarır.

Bir tohum toprağın karanlığına bırakıldığında, dışarıdan bakana göre kaybolmuştur. Oysa toprak bilir: Bazı şeyler görünmez olduğunda yok olmaz. Bazı hayatlar da böyledir. İnsan bazen kendi gecesine gömülür; kendini kaybettiğini sanır, duasının karşılıksız kaldığını düşünür, kalbinin üzerine ağır bir toprak çöktüğünü hisseder. Fakat belki de o karanlık, yok oluşun değil, yeniden doğuşun toprağıdır. Çünkü tohum, filizlenmeden önce toprağın karanlığından geçer. İnsan da bazen kendini bulmadan önce kendinden geçer.

Belki Hak, kulunu bazen ışıkla değil, karanlıkla terbiye eder. Çünkü insan her şeyi aydınlıkta öğrenmez. Bazı hakikatler ancak gecenin sessizliğinde duyulur. Bazı dualar ancak insanın hiçbir kapıya sığınacak hâli kalmadığında göğe yükselir. Bazı dönüşler, insanın bütün yolları tükendiğinde başlar. İşte o vakit insan toprağı anlamaya başlar.

Toprak sana şunu öğretir: Sana gelen her şeyi büyütmek zorunda değilsin. Sana öfke gelmiş olabilir; onu merhamete çevirebilirsin. Sana korku bırakılmış olabilir; onu tevekküle dönüştürebilirsin. Sana acı verilmiş olabilir; onu hikmete dönüştürebilirsin. Sana haksızlık yapılmış olabilir; onu adalet duygusuna dönüştürebilirsin. Sana sevgisizlik gösterilmiş olabilir; sen yine de sevgiyi seçebilirsin. Çünkü insanın sırrı, kendisine ne verildiğinde değil, onu neye dönüştürdüğünde saklıdır.

Belki de imtihan dediğimiz şey biraz da budur. Hayat sana sürekli bir şeyler bırakır. Bazen nimet bırakır, bazen musibet; bazen sevgi bırakır, bazen ayrılık. Bazen bir insan gelir ve kalbinde bahar açar. Bazen bir insan gelir ve ardında uzun bir kış bırakır. Sen ise bütün bunların içinden geçersin. Her geçen şey senden bir iz alır. Fakat sen de geçen her şeyden bir anlam çıkarabilirsin.

İşte insanın iradesi burada başlar. Çünkü başına gelen her şeyi seçemezsin ama başına gelenlerin içinde kim olacağını seçebilirsin. Kırılabilirsin; fakat kırdığın yerden başkasını kırmak zorunda değilsin. Yaralanabilirsin; fakat yaranı başkasına silah yapmak zorunda değilsin. Terk edilebilirsin; fakat kendini terk etmek zorunda değilsin. Birileri seni değersiz görebilir; fakat sen kendini onların gözünden görmek zorunda değilsin.

Çünkü sen, insanların sana söylediği isimlerden ibaret değilsin. Sana biçilen değerden ibaret değilsin. Yaşadığın acıların toplamı değilsin. Senin özünde, bütün bunlardan daha derin bir sır vardır. Toprak gibi… Sessiz, derin, sabırlı ve yaratılışın sırrını içinde taşıyan.

Toprak üzerinde yürüyen herkesi taşır. Kralı da taşır, dilenciyi de; güçlüyü de taşır, düşkünü de; günahkârı da taşır, âbidi de. Kimseye “Senin yerin burası değil,” demez. Çünkü toprak, hükmü kendisinde görmez.

Fakat bir gün, vakti geldiğinde, herkes yine toprağa döner. Bugün seni ezen ayaklar da toprağa basıyor. Bugün sana tepeden bakan gözler de aynı göğün altında. Bugün kendisini senden üstün gören insan da nihayetinde aynı hakikate dönecek: Topraktan geldik ve toprağa döneceğiz.

O hâlde neden kibir? Neden kırmak? Neden incitmek? Neden kendini başkasından üstün görmek? Sonunda beden toprağa, nefes sahibine dönecek. Geriye ne kalacak? Belki bir iyilik, belki bir dua, belki bir gönülde bıraktığın huzur, belki karanlığın içinden çıkardığın bir ışık, belki de kimsenin bilmediği, yalnızca Allah’ın bildiği bir sabır.

İşte insanın gerçek zenginliği budur: Ne kadar biriktirdiğin değil, ne kadar güzelleştirdiğin; ne kadar hükmettiğin değil, ne kadar merhamet ettiğin; ne kadar konuştuğun değil, sessizliğinde ne taşıdığın.

Belki insanın topraklığı da burada başlar. Kendisine atılan her şeyi içine alıp büyütmekte değil; Hakk’ın terazisinden geçirip kendisinde neyin yeşereceğine karar vermekte. Çünkü sana atılan her tohum yeşermez. Bazısı diken olur, bazısı zehir, bazısı da çiçek.

Senin vazifen, içine düşen her şeyi kader sanmak değildir. Senin vazifen, kalbinin toprağını tanımaktır. Neyi suladığını bilmek, neyi kökünden söküp atacağını bilmek, neye sabredeceğini ve neden vazgeçeceğini bilmek… Ve en önemlisi, kalbinde kimin için yer açtığını bilmek.

Çünkü kalp de bir topraktır. Oraya ne ekersen, bir gün onunla karşılaşırsın. Öfke ekersen öfke büyür, kibir ekersen yalnızlık büyür, korku ekersen esaret büyür. Merhamet ekersen rahmet büyür, sabır ekersen sükûnet büyür, muhabbet ekersen gönül genişler. Ve insan, ektiği şeylerin içinde yaşamaya başlar.

Öyleyse insan kendine sormalıdır: Ben kalbimin toprağına ne ekiyorum? Bana verilen korkuyu mu, başkalarının öfkesini mi, geçmişin küllerini mi; yoksa Rabbimin bana açtığı rahmet kapısını mı?

Belki de mesele, insanın topraktan gelmesi değildir. Mesele, topraktan geldiğini unutmamasıdır. Çünkü toprağını unutan insan kendini büyütür; toprağını hatırlayan insan haddini bilir. Haddini bilen insan ise varlığının kendisine ait olmadığını anlar.

Bir gün toprak olacağını bilen bugün kimseyi ezmez. Bir gün sessizliğe döneceğini bilen bugün kimsenin kalbini gereksiz yere kırmaz. Bir gün her şeyden soyunacağını bilen bugün dünyaya fazla sarılmaz.

Ve nihayet insan şunu anlar: Toprak olmak, çamurlaşmak değildir. Toprak olmak; aldığını rahmete çevirmektir. Acıyı hikmete, yarayı merhamete, karanlığı sabra çevirmektir. Sana gelen her şeyi, seni kendinden uzaklaştırmak yerine Hakk’a biraz daha yaklaştıracak bir vesileye dönüştürmektir.

Belki de insanın en büyük sırrı budur: Kendisine ne verildiği değil, Allah’ın huzurunda onunla neye dönüştüğü…

Çünkü toprak, kendisine atılan tohumdan utanmaz. Onu karanlığında saklar, besler, bekler ve zamanı geldiğinde göğe doğru yükseltir.

İnsan da böyledir. Belki sen de şu an toprağın karanlığındasın. Belki kendini gömülmüş sanıyorsun. Belki hayat seni susturdu, kırdı, yordu. Ama unutma: Her gömülüş bir son değildir. Bazı gömülüşler filizlenmenin başlangıcıdır. Belki bugün yaşadığın bütün bu sessizlik, yarının çiçeğini hazırlıyordur.

Öyleyse sabret. Kendini toprağa bırak ama çamura değil, rahmete bırak. Kalbinin toprağına yalnızca güzeli ek. Çünkü vakti geldiğinde ne ektiysen onunla karşılaşacaksın.

Ve o gün anlayacaksın: Sen yalnızca topraktan gelmedin. Sen toprağın sırrını taşımak için geldin. Kabul etmek için değil yalnızca; dönüştürmek için. Taşımak için değil yalnızca; hayat vermek için. Ve sonunda toprağa dönerken ardında bir iz bırakmak için: Bir gönülde dua, bir yarada merhem, bir karanlıkta ışık, bir ömürde iyilik…

Belki de insanın toprağa söyleyebileceği en güzel söz budur: “Beni sen taşıdın. Ben de senden öğrendiğim gibi, taşıdığım her şeyi rahmete dönüştürmeye çalıştım.”

Yusuf Avcu, 

Yorumlar